Güzün rengi Güzeldere

Güzeldere Şelalesi’ni, yaylaları ve Efteni Gölü’nü gezmenin en görkemli zamanıdır sonbahar.
Su sesi… Dağların tepelerinden inen, kayalara çarparak uğuldayan, derin vadilerden salınarak akan, insanın ruhunu tazeleyen suyun sesi.
Rüzgâr sesi… Tepeleri yalayarak ormana inen, yaprakları okşayarak yayılan, yorgun yeşilin, güz kızılının kokusuyla yoğrulmuş rüzgârın sesi.
Kuş sesi… Göç yoluna çıkanlarla onları uğurlayanların birbirine karıştığı kuşların sesi.
Güz kokusu… Sarının, kırmızının tonlarına bürünmüş her yapraktan dağılan hüznün kokusu.

Suyun, rüzgârın ve seslerin yoğrulduğu eşsiz doğa parçası, Güzeldere.
Sonbaharın en renkli gününde derin vadinin devasa kayalıklarından adeta püsküren suyu, Güzeldere Şelalesi’ni seyre dalmıştım. İnsanın içinden derdi, tasayı alıp giden billur renkli su zerrecikleriyle zihnim boşalmıştı adeta. Kızıla çalmış kayın yaprakları uçuşuyordu vadide. Suya düşen yapraklar Mevlevi dervişleri gibi semah dönüyordu suyun oluşturduğu göletlerde.

Düzce’nin Elmacık Dağları’ndan çıkan kaynak suları birleşerek birbirinden güzel dereler oluşturur. Bu derelerin en güzelidir ismiyle müsemma Güzeldere. Vadiyi çevreleyen ormanlar her mevsim en hoş renklerini yansıtır. Kışın beyaz sessizlik kaplar her bir yanı. İlkbaharda taze yeşilin, eflatun komarların (ormangülleri) ahengine bürünür. Yazın koyu bir yeşil hakim olur dağlara. Ya sonbaharda? Kayınların, gürgenlerin kırmızısı, ıhlamurların sarısı, güze direnen çalıların yeşili birbirine karışır sonbaharda. Güzeldere’nin en görkemli zamanıdır sonbahar…

DAĞLARIN BALKONUNDA
Elmacık Dağı’ndan çıkan küçük dereler birbirinden güzel yaylaları dolaşır. Ahşap kokuların sindiği Hira, Pürenli, Kızık, Balıklı ve Derebalık yaylalarından usul usul akan dereler kilometrelerce kat eder ormanları. Kah kanyonlara dalar, kah düzlüklerde salınır. Ormanlara hayat bahşeder. Öyle gürdür ki bu ormanlar, yaz aylarında koyu yeşile büründüğü vakit gece karanlığını andırır kuytuları. Görkemli kayın ağaçlarının karaltılarında geyikler, karacalar dolaşır.
On sekizinci yüzyılın başlarında keşfedilmiş bu bakir ormanlar. İstanbul’dan Anadolu’ya ulaşan kervan yolları geçermiş dağların arasından. Osmanlı donanmalarının inşa edildiği Kocaeli tersaneleri için gerekli keresteler de bu ormanlardan kesilen ağaçlardan elde edilirmiş. Zorlu dağ yollarından Güzeldere ve diğer derelerin oluşturduğu Efteni Gölü’ne indirilen ağaçlar buradan Melen Çayı’na taşınırmış. Binlerce kütük su bentleriyle derinleştirilen nehir yatağından Karadeniz sahiline dek ulaştırılırmış. O zamanlar Düzce Ovası’nı kaplayan devasa bir gölmüş Efteni Gölü. 1918 yılındaki verilere göre 67 kilometrekarelik bir alanı kaplayan, Subasar Ormanları’nı da içeren capcanlı bir göl olan Efteni civarında bol yaban hayvanı yaşarmış. Öyle ki buradaki yaban hayvanlarının avlanması ihaleye çıkar, elde edilen gelir hazinedeki açıkların kapatılmasında kullanılırmış. Gölde envai çeşit kuş, bol balık da varmış. Lakin sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler de pek çokmuş. O zamanlar sıtma korkulan bir hastalık olduğundan halk Güzeldere ve Efteni Gölü civarına pek yerleşmemiş. Ancak ılıman iklimi nedeniyle kışları kullanılırmış civardaki birkaç yerleşim alanı. Ancak tarım alanları açmak için Efteni Gölü ve bataklıklar ne yazık ki yok edilmiş. Ne yaban hayvanı kalmış, ne kuşlar, ne Subasar Ormanları, ne bataklıklar. Son yıllarda göl, yaban hayatı koruma sahası ve kuş cenneti ilan edildi ve tekrar genişletme çalışmaları yapılmaya başlandı. Ayakta kalabilen küçük sulak orman alanlarında tiz sesli mandalar, gür sesli inekler yaşıyor artık. Geyiklerin yerini onlar almış.

SEVDANIN İSMİ EFTELYA
Efteni Gölü hakkında birçok efsane anlatılmakta. Bunlardan en ilginci, Bizans prensesi Eftelya ile ilgili olanı. Zaten gölün isminin de Eftelya’dan geldiği söyleniyor. Rivayet o ki, Efteni Gölü’nün ucu ufka dayandığı zamanlardan birinde Bizans ordusu savaştan dönerken gölün kıyısındaki alanda konaklamış. Yolda amansız bir hastalığa tutulan prenses Eftelya’nın ellerinde ve yüzünde yaralar çıkmış. Bu konaklama esnasında göl kıyısında yerden çıkan sıcak sularla banyo yapan prensesin tüm yaraları ertesi sabaha iyileşmeye başlamış. Bunu gören Bizans imparatoru hemen bir hamam inşa edilmesi emri vermiş. Prensesin yanına doktor ve yardımcılarını bırakıp ayrılmışlar. Yaraları iyileşen prenses göl üzerinde sandal sefası sürerken karşı kıyıda yaşayan bir Osmanlı Beyi’ne vurulmuş. Karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmeye başlamışlar. Ve bu ziyaretler bir gün prensesin kayığının gölde batması ve prensesin ölümüyle sonlanmış. O gün bugündür gölün adı Efteni kalmış.
Efsanenin gerçekliği tartışılsa da Gölyaka’da yüzlerce yıldır çalışan bir küçük kaplıca bulunuyor. Kaplıca etrafında bir pansiyon da mevcut. Yüzlerce kuşun uçuştuğu Efteni Gölü’ne nazır kaplıcanın sularının romatizma ve cilt hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor.

Yüzlerce yıldır kereste için ağaç kesilen Güzeldere ormanlarında kesim hâlâ devam ediyor. Düzce’deki orman sanayisinin hammaddesi de buradan sağlanıyor. Orman yollarından inen dev kayın ağaçlarını taşıyan kamyonların gıcırtısı, arı vızıltısını andıran derinlerden gelen motorlu testere sesleri pek eksik olmuyor. Zümrüt yeşili halı gibi dağları kaplayan ormanlardan bir yıldız gibi kayıp yok olan ağaçlar büyük bir gürültüyle devrilip dağlarda yankılanıyor.

Güzeldere Şelalesi çevresinde bundan yüz yıl öncesinde temizlenen ormanlık alanlara fındık ağaçları dikilmiş. Çevre halkının en büyük geçim kaynağı da fındık üretimi. Ek olarak küçük, mis kokulu meyvelerinden reçel yapılan yaban çileği tarlaları da göze çarpıyor. Civar köylerin çoğu Kafkas göçmenlerinden oluşuyor. Bir zamanlar bu zengin ormanlık alanlarda insan izine rastlanmazken zamanla artan nüfus, köylerin bölünerek daha yukarılarda mahalleler açılmasına ve yeni köy oluşumlarına neden olmuş.
Güzeldere Şelalesi’nin bulunduğu alan günümüzde mesire yeri olarak kullanılıyor. Özellikle hafta sonları kalabalık gezgin gruplarını ağırlayan şelale çevresi, yaylalar ve Efteni Gölü sonbahar aylarının tadını çıkarmak isteyenler için güzel bir fırsat.
Güzeldere
Nasıl gidilir : İstanbul tarafından gidenler; Hendek çıkışından TEM’den ayrılın. Ankara tarafından gelenler için; Düzce çıkışından TEM`den ayrılın. Gölyaka’ya ulaşın. Gölyaka`nın içinde “Güzeldere” tabelalarını takip edin.
Güzeldere Mesire Yeri ve şelalesi Düzce’den 18, Gölyaka’dan ise 11. km. uzaklıkta. Hafta sonları oldukça kalabalık olan kamp ve piknik alanına binek otolarla gelinebiliyor. Geldiğinize de değiyor.

Güzeldere Şelalesi için 120 m. yükseklikteki blok kayaların üzerinden dökülen bir nehir demek daha uygun olacak. Şimdi gözünüzün önüne kaleden kaleye 110 m. olan bir futbol sahasını getiriniz. Bunun üzerine 10 m. daha ilave edip dikine çevirin. Tam karşınızda akan bu nehrin döküldüğü tabanına ahşap basamaklarla inmeye başlıyorsunuz. Karşınızda koşarcasına, biraz da tepinerek akan sular içinizde bir coşku uyandırıyor. Şelale ve şelaleyi besleyen yan suların akış sırasında çıkardıkları sesler zihninizi meşgul eden sorunları unutturuyor, doğanın bu muhteşem güzelliğine teslim oluyorsunuz. Türkiye’de gördüğünüz diğer şelalelerle mukayese yapıyorsunuz, hep kazanan estetiği ve hacmiyle, Güzeldere Şelalesi oluyor!

Göze sığmayan şelaleler topluluğu nereye bakacağınızı şaşırtıyor. Her anı, her saniyeyi, her yeri fotoğrafla dondurmak isterken, kendinizi doğanın tam kalbinde hissediyorsunuz. Böylesi güzel bir şelaleyi görmekle kendinizi farklı ve Suları takip etmekten yorulan gözleriniz kapanmak istiyor, açıkçası uykunuz geliyor fakat iştahınız baskın çıkıyor acıkıyorsunuz.

Şelale girişinde geniş bir çim alan, çevresinde ağaçlıklar altında piknik masaları, çadır yerleri, araç park yerleri, bir büfe ve turizmi bilen bir işletmecinin elinin değdiği belli olan, temiz, oturulabilir bir kır lokantası.
Çevrede görebileceğimiz bir başka doğa harikası ise Karagöl. Çevresini kayın, gürgen ağaçları orman gülleri ile çevrili gölü görünce ister istemez define bulmuş gibi seviniyorsunuz. Doğanın kalbinde saklanmış bu gölün yüzeyi kuru yapraklarla, kıyıları önce sazlar, sonra orman gülleri ile kaplı.
İçinden akustikle çevreye yayılan kurbağa sesleri arasında gezinizi tamamlıyorsunuz.
Daha ilerde Pürenli Yaylası ile Hira Yaylası var. Bir de Orman İşletme Müdürlüğü’ne ait misafirhane hizmete açık.
Efteni
Nasıl gidilir : İstanbul tarafından gidenler; Hendek çıkışından TEM’den ayrılın. Ankara tarafından gelenler için; Düzce çıkışından TEM`den ayrılın. Gölyaka’ya ulaşın. Gölyaka`nın içinde “Güzeldere Şelalesi” tabelalarını takip edin. Güzeldere Şelalesine 10 km kaldığını gösteren tabelayı görünce, Güzeldere’ye sapmayıp düz devam edin. Kısa bir süre sonra solunuzda göl görünecek.
Efteni’ye gölden ziyade bataklık demek daha doğru olur. Gölün içinde kalmış ağaçlar ve çeşit çeşit su çiçekleri çok güzel bir manzara oluşturuyor.
Gölün bazı yerlerinde ortalara kadar yürüyebilmenizi sağlayan patikalar var. Bizim gitiğimiz mevsimde (yaz başı), ağaçlardan dökülen polenler yer yer gölün üstünü bembeyaz kaplamıştı.

Efteni Gölü Güzeldere Şelalesi’ne oldukça yakın. İkisini de aynı günde gezebilirsiniz. Üstelik Güzeldere yoluna tırmanmaya başladıktan bir süre sonra, yukarıdan göl manzarası seyredebilirsiniz.
Gölyaka
Yaylalar, göller, şelaleler, kaplıca, kuşlar, ormanlar ve daha neler neler…
İstanbul’un ensesinde, Bolu`nun gölgesinde yıllarca beklemiş ve nihayet kendini göstermeye başlamış gizli bir cennet olan Düzce ilinin Gölyaka ilçesindeyiz.

Gezi boyunca nasıl olmuş da bugüne dek kendini bu denli, saklamış dedirten ilçenin cennetten farksız olan doğası inanılması güç, zamana sığmayan, görmeye, doyulmayan güzellikler sergiliyor. Gölyaka ve çevresinde gezi turumuza başlıyoruz. Gezi boyunca upuzun bir şelale olan Güzeldere, özlenen atmosferi, gölleri, göletleri, havası, doğası ile Kardüz Yaylası, bir kuş cenneti olan Efteni Gölü çeşitli sürprizler hafızamızda iz bırakacak.

Düzce
Orta Anadolu’nun denize açılan kapısı…
Düzce`nin olduğu kadar, Anadolu`nun da denize açılan kapısı, Ankara`nın İstanbul`un ön bahçesi olarak anılan Akçakoca, turizm anlayışına Türkiye`de ilk hizmet veren yerlerin başında geliyor. Bu bölümde Düzce merkez ve çevresinde yer alan ilçelerin özelliklerini, sahip olduğu tarihi, dini değerleri, aktivite imkânlarını, doğal güzelliklerini geziyoruz.

Düzce’nin, Gölyaka, Cumayeri, Akçakoca, Yığılca, Gümüşova, Çilimli, Kaynaşlı olmak üzere 7 ilçesi ve bu sınırlar içinde sayısız gölleri, şelaleleri, yaylaları, mesire yerleri, şifalı kaplıcaları, sivil mimari birbirinden güzel yapıları, türbeleri bulunuyor. 1999 yılında il olan Düzce bir eli denizde, bir eli dağda, yaylada olan eşsiz güzellikte bir ilimiz. Geçirmiş olduğu deprem sonrası yeniden toparlanıp ayağa kalkan Düzce, bir tarafta kalıcı konutlarıyla modern kent anlayışının en güzel örneklerinden birini yansıtırken, diğer tarafta yöresel değerlerini de korumayı sürdürüyor.

Nasıl Gidilir?
İstanbul’dan özel araçla çıkanlar paralı yol ile rahat bir yolculuk sonrası, iki saat içinde Düzce de olabilirler. Otoyol üzerinde akaryakıt istasyonu, dinlenmek için park sahaları yer alıyor…
Düzce İstanbul ……215 km.
Tarihi
1390-800 yılları arasında Hitit medeniyetine dek uzanan tarihiyle Düzce, Batı Karadeniz`in tek antik kenti. 15. yüzyıldan buyana yerleşimlere ev sahipliği yapmış olan kenti, Bitinyalılar Devri, Roma ve Bizans Devri, Osmanlılar Devri, Cumhuriyet Devri olarak dört zaman diliminde incelemek mümkün olabilir. Şimdi bereketli topraklara yayılmış olan ilçelerde ne var ne yok bakarak gezimize başlıyoruz.
(Akçakoca, Kaynaşlı, Gölyaka`yı ayrı bölümler halinde sihirli tur`da bulabilirsiniz).

Konuralp
Antik şehir Hypius dağının güneyinde bulunan, Hypios (Melen) çayı ile tabak çayı arasında yer alan savunması kolay ve ovaya hâkim bir tepede kurulmuş. Şehrin tarihi M.Ö.3. yüzyıla (Helenisti çağ) a kadar iniyor. Antik kent bu dönemde yakınında ki melen çayından dolayı Hypia veya Hypios olarak tanınmaktadır. Şehir daha sonraki dönemlerde ise Kieros olarak ve ilk yerleşenlerin Bebrykler olduğu biliniyor. Antik kent hakkında en iyi bilgileri veren yazar Memnon`a göre Bithynia Kralı 1. Prusias M.Ö.2. yy da Kieros kentini zapt ederek Herakleialılar`dan alır, Bithynia topraklarına katar. İsmini de adına izafeten Prisias olarak değiştirir. Aynı ismi taşıyan Prusias adlı şehirden ayırmak için kente Prusias Pros Hypios (Hypios önündeki Prusias) denilmiş. Prusias pros Hypios kenti M.Ö.74 yılına kadar Bithyn hâkimiyetinde kalmış, sınırları bir taraftan Herakleia, diğer taraftan Prusa`ya (Bursa) kadar genişleten Bithynia krallığı hâkimiyetinde yaşayan antik kenti son Bithynia kralı 4. Nikomedas M.Ö. 74 yılında Roma krallığına bağışlar. Roma imparatorluğuna devredilen şehir, Latin kültürü etkisinde kalarak Prusias ad Hypium adını alır. Kentin nüfusu bu dönemde artmış, kente yoğun imar faaliyetleri başlamış, sosyal ve kültürel yapılar oluşmuş.

Şehir merkezi birçok sanat eseri ile süslenmiş. Bugün şehir surlarında, değişik yerlerde ve müzede sergilenen yazıtlardan antik şehrin önemine ait bilgiler ediniyoruz. Bu yazıtlardan birinde Roma imparatoru şehri ziyaret etti, imparator Caracalla 215 Nisanında şehirden geçti. Muhtemelen Caracalla çağına ait olan ve 5 yılda bir yapılan Augustus ve Antoninus şenlikleri ile ilgili bir kitabe ile Severius Aleksander şerefine dikilmiş bir şeref kitabesi şehrin önemini gösteriyor. Fransız arkeolog Georges Perrot`un ilim âlemine kazandırdığı kitabeye göre bu dönemde şehirde on iki phyle (kabile) vardı ve her phyle`nin phylarche denilen bir reisi olurdu. Bunların isimleri Tebais, Sebastene, Germanike, Sabiniane, Faustiane, Dionysias, Tiberiane, Prusias, Adriane, Megaris, Juliane Antoniane`dir. Roma çağı sonrasında imparatorluğun her yerinde olduğu gibi burada da M.S. 4. ve 5. asırda Hiristiyanlık gizli ve açık olarak yayılmaya başlamış, kentte Hiristiyanların sayısı artmış. Roma devrinin sonuna doğru bilinmeyen sebeplerden dolayı imparator 1.Theolosius (378- 395) Paphlogonia ve Bithynia eyaletlerindeki bazı şehirleri oğlu Honorius adına kurduğu Honorius eyaletine katmıştır. Prusias ad Hypium da bu yeni eyaletin içinde Claudiopolis ten sonra ikinci önemli şehir olarak yerini korumuştur. Prusias ad Hypium kenti Roma imparatorluğunun bölünmesinden sonra Doğu Roma (Bizans) sınırları içersinde kalmış. Bizans imparatorluğu zamanında gelişmesini sürdüren antik şehir daha sonra diğerleri gibi yavaş yavaş önemini kaybetmiş. Bağlık bahçelik olan şehir 1323 de Orhan Bey`in Komutanlarından Konuralp Bey tarafından alınarak Osmanlı topraklarına katılır. Bu tarihten itibaren Konuralp ili veya kısaca Konrapa olarak anılır. Konuralp Bey o sırada Düzpazar olarak anılan Düzce dâhil olmak üzere geniş bir bölgenin idarecisi olmuş, vefatından sonra Konuralp`te yapılan türbesine gömülmüş. Şehrin fethi sırasında Konuralp`in arkadaşlarından Ali Hamza Bey şehit olmuş. Türbesi Konuralp Belediyesinin Parkındadır. Konuralp halkı zamanla ovaya doğru yayılır ve çevreyi bağlarla donatırlar. Bu nedenle eski bağ anlamında Üskübü adı da diğer isminin yanında yer alır. Düzce iline bağlı bir belde konumunda olan Konuralp tarihin ayak izlerini bugünlere taşıyan bir kent olarak önemini koruyor.
Tiyatro
Prusias ad Hypium’un antik zenginliğini gösteren en önemli harabesi tiyatrosudur. Halk arasında 40 basamaklar olarak bilinen antik tiyatro İ.S 1. yüzyıla kadar yöreye hâkim olan Prusias döneminin sanatsal zenginliğini gösteren en canlı eserler arasındadır. Günümüzde sahnesi yıkılmış, oturma kademeleri ise yarı yarıya yok olmuş bir eser görünümünde tepenin üst kısmına yaslanmaktadır. Bu sebeple yarı daire planlı olması gerekirken, yarı dairenin iki ucu yanlardan kesilmiş, oturma kademeleri, yani gradenleryarı daireden daha kısa bir şekil almış. Güneye bakan tiyatronun uzunluğu100 metre genişliği 74 metredir. Beyaz sağlam ve mahalli güzel kalkerli taşlardan yapılmıştır. Çevresinde birçok yazıt bulunmaktadır. Üst kısımdaki oturma kademelerinin yarısı iyi korunabilmiş, Aslanpençeleri ile süslenmiş oturma kademelerini bölümlere ayıran yedi merdiven bulunuyor. Sahne binası büyük dikdörtgen şeklinde olan tiyatronun sağda ve solda bir koridora açılan kemerli geçitleri ile orkestranın bulunduğu bölüme geçiliyor. Kemerlerden yalnızca en sağdaki, yarı daire şeklinde ve örtülü olanı bugüne kadar ayakta kalmış. Sahnenin oturma sıraları önünün sonradan devşirme ya da tiyatronun kendi mimari elemanları ile yükseltilmiş olması gladyatör ya da vahşi hayvan kavgaları için kullanılmış olabileceğini düşündürüyor. Sahnenin önündeki üç büyük kemerli kapıdan ise sadece biri sağlam olarak duruyor. Cephede korniş altında büyük harflerle yazılı Yunanca kitabeden ise küçük bir parçası bugüne dek muhafaza edilebilmiş.
Köprü, Surlar, Su Kemerleri dönemim izlerini taşırken şehir merkezinin güneyinde Düzce`den gelen ana caddenin sağında Antik tiyatroya uzanan dar bir yol üzerinde atlı kapı olarak anılan bir atlı kapı bulunuyor. Sokağa da adını veren atlı kapının ikinci defa kullanılmış olan mahal bir taştan büyük bir lento su bulunuyor. Üzerinde at tasviri ve Yunanca bir kitabe bulunan taşın bir Prusias vatandaşı tarafından annesine mezar kitabesi olarak yapıldığı sanılıyor. 1931 yılında bulunan ve günümüzde İstanbul Arkoloji müzesinde sergilenen 2,60metre yükseklikteki Bereket tanrıçası Tyche`yi tasvir eden İ.Ö 4. yy da ki heykeltıraşlık okullarının tesiri altında İS 2. yy da yapılmış olan bu büyük heykelle birlikte bir de üzerinde 10 satırlık kitabesi bulunan heykel kaidesi ortaya çıkarılmıştır. Şehrin sembolü olan Tanrıça Tyche`nin sol eli çeşitli meyve toprak ürünlerinden meydana gelen bir bereket boynuzu tutmakta. Aynı kolu üstünde ise elindeki üzüm salkımı ile çocuk heykeli de yine aynı müzede sergilenmektedir. 1991 yılında Konuralp`in güneyinde ki bir tarlada Roma imparatoru Antonıus Pius`un (İ.S. 138- 161) büstü bulunmuştur. Büst Konuralp müzesinde sergileniyor. Sarafiye mevkiinde bulunan ve İ.S. 3. yy ait mermer çocuk heykeli de İstanbul Arkoloji Müzesine gönderilen eserler arasındadır. Konuralp`in batısındaki Tepecik nekropolünde 1937 yılında bulunan bir lahit Konuralp Müze bahçesinde görülebilir. Mermerden yapılan bu eser 1.20 yükseklik, 1.22 m genişlik, 2.47 m uzunluğa sahiptir. Lahitin tüm yüzeylerinde kabartma boğa başlarıyla birbirlerine bağlanan girlandlar içinde rozet ve insan başları işlenmiştir. Ön yüzde içinde kitabesi olmayan bir tabula ile altta aslan, kartal, yaban domuzu ve balıkçıl kuşu tasvirleri bulunmaktadır. Lahit İ.Ö. 1. yy tarihlenmektedir.
Konuralp müzesi içinde ise birinci katta bölgede bulunan toprak ve metal eşyalar heykelcikler, ikinci katta silahlar, etnoğrafik değerler yöresel kıyafetler, gelin odası, ev mekânı cansız manken komposizyonları ile sergileniyor. Müzede 1789 adet arkeolojik, 456 adet etnoğrafik ve 3837 adet sikke olmak üzere toplam 6082 adet eser bulunuyor.
Konuralp gezimiz sırasında antik tiyatronun eteğinde Konuralp Cami ve yanında Konuralp Türbesi önünden geçerek Akçakoca yoluna girerken bazı sivil mimari örnekler estetik görünümleri ile dikkat çekiyor.
Çilimli
Düzce ilinin 15 km yakınında bulunan Çilimli yolu üzerinde yol alırken önümüze yine yemyeşil tepeler, halı gibi kaplı çim vadiler, kent yaşamı içinde bunalanlar için özlenen tabloları oluşturuyor. Geniş bahçeli köy evleri, köy yaşantısı, buraya yerleşme adına emeklilik hayalini körüklüyor. Yeni Vakıflar Köyü girişinde yer alan yöresel mimariye özgü cami ve çevresine yapılan çiçekli düzenleme mola verme arzusu uyandırıyor. Çilimli İlçesi merkezinden yukarı dönünce bu defa Yukarı Karaköy Köyünde bulunan Şeyh Müslahaddin Türbesi`ne gelmiş oluyorsunuz. Cami yanındaki güller ve çeşitli çiçeklerle bezenmiş türbeye iki taraflı merdivenle çıkılıyor ve ziyaret ediliyor. Türbe içinde Büyük Evliya Müslahaddin Hazretleri, Şeyh Müslahaddin Hazretlerinin oğlu Şeyh Ali Efendi, Şeyh Ali Efendinin oğlu Şeyh Abdülşekür ve Şeyh Ali, Şeyh Hasan Efendi, sandukaları bulunuyor.
Yukarı Karaköy Camin arka bahçesinde Yabalı dede ve köyün yakınında Çoban dede Türbesi bulunuyor.
Cumayeri
Çilimli`den ayrılıp Cumayeri`ne doğru gidiyor ilçe merkezinde 3 km sonra Dokuz değdirmen Köyüne geliyoruz. Köy, içinden geçen akarsular üzerine kurulmuş su değirmenlerinden dolayı bu isimle anılıyor ama günümüzde değirmenlerin ancak üç tanesi çalışıyor. Ahşap barakalar içinde yıllara ve teknolojiye meydan okuyan değirmenlerinin garip bir çekim gücü hissediliyor, merakınıza yenilip önce dışından bir kolaçan edip sonrada içine giriliyor. Sular aktıkça ağır ağır dönen değirmen taşı altında un ufak olan mısır tanelerini ve sırada bekleyen mısır çuvallarını görüyorsunuz. Hiç acelesi yokmuş gibi görünüp değirmen taşının dönüş hızına razı değirmenci, bir taraftan değirmen gıcırtısı dinliyor, hem de gün boyu aralıklarla yaptığı şekerlemesine devam ediyor. Sular akıyor, değirmen taşı dönüyor, altına dökülen daneler un olup geldikleri çuvallara doluyor, traktörlerle taşınıyorlar. Bu monoton çark böyle dönüyor, değirmencinin saçları burada ağarıyor!
Köy meydanı klasiği kahve, konukların olduğu kadar köy ihtiyarlarının da toplantı yeri. 700 yaşında olduğu tahmin edilen ve gövdesini tarif etmeye kelime bulmakta güçlük çekilen çınar ağacı, içinin boşalıp geniş bir oda olmasına rağmen Melen Çayının suyu ile hayatına devam ediyor. Eski evler, karşılıklı nispetleşen su değirmenleri arasında bulunan Rafting Tesisleri meydana hayat veren bir başka mekân. Pencereye kolunu dayamışçasına çayın kıyısında hizmet veren balkonlu restoran Melen Çayını seyrediyor. Toprak rengi hâkimiyetinde yemyeşil bitki dokusu arasında boz bulanık akan Büyük Melen, kıvrımları, akıntıları, küçük şelaleleri ile raftingcilerin son beş yılda dikkatini çekmeyi başarmış. Doğaya karşı zafer kazanmayı zevk haline getirenlerin gözde sporu rafting severler, özellikle hafta sonları botlarını depolardan çıkarıp köprü altından başlıyorlar kürekleriyle Melen Çayı ile mücadeleye.
Gümüşova
Düzce`ye 19 km uzaklıkta bulunan ilçe içinden geçen yolun iki yanında yer alan kent mimarisi ile dikkat çekiyor. Gümüşovalılar ilçeye yeni kazandırılmış olan oyun bahçeli estetik parkta yorgunluk atıyorlar. Gümüşova içinden geçen yolun üzerinde ilk uğrak noktamız Selamlar Köyü Çeşmesi oluyor. Cami köşesinde yer alan çeşme, üzerinde eski Türkçe yazılı kabartmalar taşıyor. İbrahimağa olan köyün eski ismi Büyük Önder Atatürk tarafından Selamlar Köyü olarak değiştirilmiş. Köyden Düzce`ye doğru giderken yolun sağ tarafında yemyeşil tepeler, meşe ve çınarlardan oluşan ulu ağaçlar ve iç açıcı bir hava ile karşılaşıyoruz.
Gümüşova`nın piknik yeri olarak değerlendirilen doğal klimalı mesire alanında, mazisi 350 – 400 yıl öncesine dayandığı belirtilen Çaybüker Dede Koru Türbesi ve yanı başında Dede Koru Camisi bulunuyor.
İlçe merkezinden 4 km uzaklıktaki Ada Köyü, Çay bükü arası Eski Büyük Melen Köprüsü mimarisi ile dikkat çekiyor etrafı doğal kır çiçekleri ile kaplı, toprak renkli Büyük Melen amatör balıkçılığa sportif amaçlı kullanılıyor.
Yığılca
Düzce`den çıkıp Akçakoca yönüne devam ederken sağ tarafta ayrılan yol, bizi Düzce`nin bir başka ilçesi Yığılca`ya götürüyor. Fakat ilçe merkezinden önce, bizi şaşırtıcı olduğu kadar hayranlık uyandıran, gözümüzü, gönlümüzü açan güzellikte bir doğa harikası Hasanlar Barajı su toplama havzası karşılıyor. Göze sığmayan büyüklükte ve güzellikte ki göl, her kıvrımından, her yüksekliğinden değişik manzaralar, pastoral lezzetler sergiliyor. Göle paralel devam eden kaliteli yol, ara sıra göl kıyısına dek iniş müsaadesi verirken bazı ailelerin bu imkânı değerlendirerek kıyıda piknik yaptıkları görülüyor.
Her yıl düzenlenen yelken yarışları bir yana, Hasanlar baraj gölü zengin balık kaynakları ile amatör olta balıkçılığı için uygun sahilleri ile de dikkat çekiyor. Barajın bitimine doğru en uzak köşesinde yemyeşil tepelerden yürüyerek veya aracınızla balık tutacağınız kıyıya kadar iniyor, kimseye bir kuruş ödemeden balıkları tutuyor, ruhunuzu dinlendiriyorsunuz. Baraj gölünün yüzeyine düşen yansımalara ve gün batımında asil ışıklarla yıkanan manzarayı seyretmeye doyum olmuyor.

Yığılca’dan Yedigöller’e
Yığılca, Saklıkent Şelalesi, Sarıkaya, Gökçekaya Mağarası gibi daha birçok bilinen doğa güzelliğine sahip, şimdi de ilçe merkezinden ayrılarak şiirsel güzellikte bir güzergâhtan bir başka cennete, kısacası yılların klasiği Yedigöller Milli Parkına kadar gidiyor yol boyunca ne var ne yok bakıyoruz.
Profesyonel haritalarda manzarası güzel yollar yeşil hatla belirtiliyor. Yığılca, Yedigöller yol ağı da bunlardan birisi. Yeşil renge doyacağınız bu güzergâhta belirgin özellik yöresel köy evleri, ekili alanlar, ürünleri kuşlardan korumak amacıyla konulmuş esprili korkuluklar, koyun, kuzu sürüleri, zengin flora, zengin fauna (Hayvan varlığı) olarak özetlenebilir. Bu yolu tercih etmemizin bir başka nedeni ise özellikle İstanbulluların en kısa tatillerinde bile huzur sığınağı olarak gördükleri Yedigöller`e klasik yoldan değil, farklı bir rota`da yol alırken farklı ortamları tanıyabilmek. Eğer aceleniz yoksa otoyolu kullanmak yerine kent yaşamını üzerinizden sıyırıp atmak isterseniz, geze geze bu güzergâhı kullanabilirsiniz.
Yığılca merkezi bir cami ve yanı başında çeşmesi, arka tarafında yeni yapılmış bir dinlenme parkı, binalar, evler arasında geçilince, doğa ile baş başa kalıyorsunuz. İlk köy olan Yağcılar sağınızda yer alıp, sırayla dizili saman depoları, köy evleri, tarım arabaları, köy fırını gibi tipik yaşantılara şahit oluyorsunuz. Yörede alabalık üreten bir restoran hizmet veriyor. Çınar, kavlan, kayın, çam, meşe ağaçları gölgesinde devam ettiğiniz yolda, cılız bir dere yol boyunca size eşlik ediyor. Beraberinizde piknik malzemesi varsa su kenarı ağaç gölgeli adım başı uygun alanlar buluyor, su ve kuş sesine kendinizi teslim edebiliyorsunuz. Yolun devamında köprü ile karşılaşıyor, sola Karakaş, Yedigöller yoluna giriyorsunuz. Yol, küçük bir köprüyle derenin solundan sağına geçip devam ediyor. Amatör yön tabelalarının çoğu ağaç gövdelerine asılmış güzergâh, fındıkçıların korunakları, bağ evleri ile göz okşuyor. Yükseklerde uçan doğan, şahin, akbaba gibi kuşlar ilginizi çekiyor, uzak da olsalar fotoğraflamak istiyorsunuz. Yine bir köprü yine ikiye ayrılan bir yol ile karşılaşıyor, sol yönü takip ediyorsunuz. Yol bu defa sizi Karataş Köyü içinden geçirip tepelere çıkartarak karşıdan ve yükseklerden seyir imkânı veriyor. Koyun sürüleri, kademelerle sıralanan gölgeli tepeler, Yoğun Pelit Köyüne dek uzanıyor. Bir zamanlar kervan yolu olup, günümüzde define arayıcıların da ziyaret ettiği, sert inişli kaya yapısıyla ilgi çeken Ayıkaya, Kapıkaya yı uzaktan görüp, Yaylatepe, Mengen gibi köyler arasından Yedigöller`e ulaşıyorsunuz.
Yolun büyük bölümü asfalt toprak bölümlerde var. Çevreyi görerek gidebilmek için gündüz yolculuğu tercih sebebi olabilir, yakıt ikmali yol öncesi yapılmalı. Hız yapılmamalı.

Düzce El Sanatları
Düzce Kooparatifcilik ve El sanatları Eğitim Merkezi Müdürlüğü tarafından yürütülen çalışmalarla ustalar nezaretinde yetişen öğrencilerin yaptıkları çeşitli objeler hayranlık uyandırıyor. Kayın, Çam, meşe ve ceviz ağaçlarına ustalıkları ile yepyeni boyutlar kazandıran ağaç işleme ustaları inanılmaz tasarımlar uygularken sedef kullanarak yaptıkları dolap, masa sehpalar kadar, değerli doğal taşlardan, kıymetli madenlerden yapılan takılar ve süs objeleri de beğeniliyor. Koltuk ve sandalyeler oyna büro masaları, komodin, makyaj aynası, paravan, etajer, gazetelik, kabartma resimler, çerçeveler ve oyma sandıklar, kütüphane, ağaç hayvan figürler örneklerini satın alabiliyor veya sipariş verebiliyorsunuz.

