22 Mayıs 2011 – Şile-Ağva turladık.
Güneşin henüz yüzünü göstermeye başladığı Mayıs Ayının son haftasında buluştuk. Gebze’de Tavşan’lı köyünde kahvaltı yaptıktan sonra önce Ağva’ya oradan da Şile’ye bol virajlı yollardan ulaştık.
detaylar
10 Mayıs Pazar Ağva Gezisi yaptık
10 Mayıs Pazar günü Ağva’ya gitmeye karar verdik. İki grup halinde yola çıkıldı. Bir grup mollafenari üzerinden, diğer grup da ümrani üzerinden Ağva’ya ulaştı. Bu gezimizde 20 kişi olmuşuz. Katılan her arkadaşa teşekkür ederiz. Sabah Ağva’da bulunan İpek Koza Hotel’de kahvaltı yapıp, Göksu deresi üzerinde deniz bisikleti ve kano aktiviteleri ile eğlendik. Ağva merkezinde serbest zaman geçirdik.
Gezimizin 3 Boyutlu yol rotası:
Ekrana çıkan 3 secenek var . Bunlarda en sağdaki 3D görünümü secerseniz explorer Google Earth Plug-in i kurmak isteyecektir. Bunu kurun, 1-2 dakikanızı almaz. Daha sonra görüntüler ekranınızda belirecektir. Haritayı biraz yaklaştırıp öyle izleyin.. birde sol üstteki minik iconlardan görüntüyü faster yaparsanız görüntüleri daha hızlı izlersiniz.
Ağva Kaçamağımız
Son anda karar vererek yağmurlu bir pazar sabahı Ağva`ya doğru çıktık yola… İyiki de çıkmışız çünkü bu yol serin bir İstanbul sabahında başlayıp muhteşem Karadeniz köylerinin içersinden geçerek bize unutulmaz bir Pazar günü yaşatacaktı. Nitekim öyle de oldu. Durduğumuz ilk köyde halikulade bir kahvaltı ve sıcak sohbetlerle ilk durağımızı geçirdikten sonra kıvrıla kıvrıla geçeceğimiz yollar bizi bekliyordu.
Motorlarımızın hızını en fazla 70km/h`ye ayarladıktan sonra yolun tadını çıkarmaya başladık. Derken güneş bulutların arasından yüzünü gösterdi. Aslında ortam ve yaptığımız şeyler o kadar güzeldi ki biz yağmurla da dost olmuş ona alışmıştık. Yani razıydık o havaya… Bizim bu fedakarlığımızı duyan doğa bize cömertkarlığını güneşiyle sundu.






Ağva yolu üzerinde bize rehberlik eden Faik abimiz çevreyi tanımamıza oldukça faydalı oldu. Yoldan geçerken bize güzellikleri fark ettiren abimiz o güzellikleri daha yakından görebilmemiz için motorlarımızı ve bizi bolca dinlendirtti. Yol hiç bitsin istemiyorduk ve derken Ağvaya geldik..
Deniz fazla dalgalı idi. Tekrar koyulduk yola Sahil şeridinden Şile yoluna girdik. Şahsen Ağva`dan çok yol üzerindeki bakılmaya doyulmayan kasabalardan etkilendim. Ortak karar vererek beğendiğimiz en güzel koyda durarak deniz molamızı verdik. Çok geç olmadan Şileye doğru yine kıvrıldık..

Şile`de teknede nefis bir balık ve ardından da güzel bir kafede yer minderlerinde dondurmalarımızı yedikten sonra İstanbul`a doğru yola çıktık. Trafik o kadar yoğundu ki neredeyse İstanbul`a kadar kuyruk vardı. E tabi motorlu olmanın nimetlerinden bir tanesi de bize trafiğin her zaman açık olması idi :) Gerek gidiş gerekse dönüş yolumuzdaki güzellikleri yaşamamıza vesile olan Faik abiye ve geziye katılan Sözer ile sevgili eşim ve kendime teşekkür ediyorum… :)
Dylancıların Ağva Macerası
Bugün 12 saat motor tepesinde Ağvaya gittik, geldik. Videolar fotograflar… hepsi az sonra… “Bu yol 12 saat nasıl olur?” demeyin. Maltepe`den yola çıktık sadece… Meğersem amacımız Ağva`ya gitmek değilmiş. ::dalga::
Video (Yaklaşık 44 Dakika)
-8103722566635572264&hl=en

Sabah Maltepe sahil yolunda buluşuyoruz. Denizci adamın hali başka oluyor tabi.. sabah erken kalkıp bir çanta kahvaltılık hazırlamış, sabah sabah tüm açları doyurdu :)




Şile sonrasında Ağva yoluna girdik ama saat 13. oldu acıkmaya başladık nereye gitsek nerde ne yapsak diye karar vermeye çalışıyoruz.
Bu arada eylem arkamda uyumaya başladı yine:) aarada dürtüyom, kız hiç uyumamıştı.

Tabi karar veremeyip kendimizi sahilde kumsalda buluyoruz. Ateşli gençlik adrenalin peşinde!…
ne adrenalini yavv, kumda oynuyolar işte:)



.. derken aç karnıımızı doyurcak güzel bir yer bulcaz diye kendimizi off-road bir yerde bulduk.

Battık balık yan gider dediğimiz yolda 3 km gidip bir yere ulaşamayacağımızı anlayınca en iyi yer bilgidiğin yerdir deyişiyle Ağva merkeze kaçarcasına koşturuyoruz..
Yaktın bizi Servet! saat 3 oldu açııız açç! :)

Görüldüğü üzere tüm açlar mangal başında..


Yemek sonrasında dere kenarına yürüyüşe gidiyoruz.


Dere gezintimiz.. :)






Köprü sallanıyor arkadaşlar! aşağıya uçmadan pozumuzu verip kaçalım

Akşamı ettik artık dönüyoruz


Yalıköy`den Ağva`ya İstanbul’daki Karadeniz

Çok kalabalalıktı şehir, çok gürültülü. Gitmek lâzımdı denizi görerek, hissetmek lâzımdı gitmeyi. Rota çizildi: İstanbul`un kuzeybatı ucundan, kuzeydoğu ucuna uzanan Karadeniz sahilleri.
İstanbul`un en işlek noktasından çok kısa bir mesafe uzağa, Karadeniz`e doğru gittiğinizde deniz başka türlü dalgalanmaya başlar, göğün rengi bir başkadır. Rüzgâr daha sert eser, coğrafya değişir, evler değişir, renkler, yaşam tarzı değişir, tarih bile değişir… Çünkü İstanbul`dasınızdır ama Karadeniz`in kıyılarında dolaşmaktasınızdır.

Sağıma Karadeniz`i alıp İstanbul`dan bir buçuk saat uzaklıktaki Yalıköy`e sabah saatlerinde vardığımda tek tasam, güneşin bizi kızıl kolları ile kucaklamasını kaçırmamaktı. Yalıköy`ün Karaburun ile beraber Çatalca`nın iki sahil köyünden biri olduğunu, az da olsa nüfusunun bir bölümünün balıkçılıkla geçimini sağladığını öğrenmiştim. Nitekim sahili boyunca palamut, kalkan ve lüfer ağırlıklı menüleriyle birçok balık lokantası diziliyordu yan yana. `Çizme` anlamına gelen eski adı ile Podima, 200-250 yıl kadar önce korsanların keşfettiği ve eğlence merkezi olarak kullandığı bir köymüş. Bugün köyün merkezindeki harap evlerin alt katları, o ilk ziyaretçilerinin şarap imalathaneleri ya da ticarethaneleriymiş. Sekiz bin hektarlık ormanlık arazi içerisine kurulu Yalıköy için odunculuk bugün büyük önem taşıyor. Köyde, cam yapımında hammadde olarak kullanılan silis madeni de bulunduğundan burada 60 yıldır bir cam fabrikası da faaliyet gösteriyor.
ESKİDEN DEVE GÜREŞLERİ YAPILIRMIŞ
Yalıköy`den ayrılıp yoluma devam ediyorum. Yol beni Ormanlı Plajı`na oradan da Karacaköy`e kadar sürüklüyor. Yalıköy`den rakım olarak daha yüksekte olan, orman içerisindeki Karacaköy eski bir Rum köyü. Eski adı Metra olan köy, İstanbul`un fethinden sonra adını, Osmanlı sancaktarı Karaca Ahmet Paşa`dan almış. Halkın buraya yerleşmesinden itibaren geçim kaynağı ormancılık olduğundan eski dönemlerde sarp kayalıklarda odun taşıma işi için develer kullanılıyormuş ve bu yüzden de burada deve güreşleri yapılıyormuş. Gelecek saldırılara karşı dünyanın en büyük ikinci uzun seddi MS 507-511 arasında I. Anastassios tarafından Karacaköy Evcik İskelesi`nden Marmara Denizi`ndeki Karıncaburnu`na kadar olan bölümde yapılmış. Ormanlık alandaki bölümü hâlâ ayakta olan surların adı mimarı ile aynı; Anastassios Surları. Evcik Plajı yakınlarındaki Ormanlı Plajı ise sahil boyunca her daim rüzgârlı olması ve kum duvarları sayesinde yamaç paraşütü için cazip nadir yerlerden.
DURUSU`NUN AT ÇİFTLİKLERİ
Öğleden sonra, haritama işaretlediğim diğer noktaya, ağaçlar arasındaki eski adıyla Terkos, yeni adıyla Durusu`ya ulaşıyorum. Cenevizler zamanında Marmara Denizi ve Terkos Gölü birbirlerine ulaşabilirken Durusu, korsanların evi olarak nam salmış. Şimdiki sahipleri ise Bulgar muhacirleri ve köyde kömür ocaklarının işletmeye açılmasıyla Anadolu`dan göç edenler. Köyün içindeki Durusu Parkı Osmanlılar döneminde av ve dinlenme yeri olarak kullanılıyormuş. Park, cumhuriyet döneminde Deli Yunus adlı kişi tarafından alınmış ve at çiftliği haline getirilmiş. Bugün hâlâ bu amaçla kullanılıyor.
Osmanlı döneminde İstanbul`un su ihtiyacını gidermek için Terkos Gölü, su sağlayan bir tesis olarak kullanılmaya başlanmış. Etrafı sazlıklarla çevrili ve suyunun sığ olmasından dolayı göl kış aylarında özellikle kaz, ördek, karabatak, kuğu ve saka kuşu gibi kuşların uğrak yeri haline geliyor.
KIYI BOYUNCA ORMAN KÖYLERİ
Terkos`un güneyine doğru birkaç kilometre ilerlediğimde yine bir orman köyü olan Celepköy`e ulaşıyorum. Köyde makta kesimi yapıldığını öğreniyorum, köy halkı odun ihtiyacını bu sayede karşılıyormuş. Fazlasını ise mangal kömürü elde edebilmek için torluklarda yakıyorlarmış.
Köyün isini geride bırakıp Durusu`nun tam kuzeydoğusunda, Karadeniz`in hırçın dalgalarına karşı dikilen uç nokta Karaburun`a varıyorum. Burası özellikle balıkçı limanı ve feneri ile bölgenin önemli bir konumunda. İstanbulluların taze balığa ulaşmak için sıkça uğradıkları bir köy aynı zamanda.
Karaburun`dan sonra Simas`ın küçük köyü Kilyos`a geliyorum. Kilyos adı Rumca`da kum anlamına gelen `kilya` sözcüğünden türemiş. Boğaz`ı kontrol edebilmek amacıyla Bizans döneminde yaptırılan Kilyos Kalesi en son II. Mahmud tarafından restore edilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş. Yine Bizans döneminde İstanbul`un su ihtiyacının büyük bir bölümü buradaki üç su terazisi sayesinde karşılanıyormuş. Deniz kenarına doğru ilerlediğimde taş iskele dikkatimi çekiyor ki, öğrendiğime göre; 18. yüzyılda yapılan iskele balıkçılar tarafından hâlâ kullanılıyor. Kilyos birkaç kilometre uzunluğunda doğal bir plaja sahip olmasından dolayı otel ve motel listesi kabarık yerlerden. Halkın geçim kaynağı balıkçılık olmaktan çıkmış durumda, artık turizm çok daha ön planda. Köy ruhu ise; buradaki en büyük fidan işletmesi tarafından her kasım ayında yapılan fidan festivali ile yaşatılmaya çalışılıyor.
KIYININ EN UÇ NOKTASI
Kilyos`tan İstanbul`a doğru hareket ettiğimde rotamdaki son durağım olan, Sarıyer`in Karadeniz kıyısındaki en uç noktasına ulaşıyorum; Rumelifeneri`ne. Fener, Osmanlı döneminde adı `Ağlayan Kayalar` olarak anılan yerde yapılmış, yapılmazdan önce de yine bu kayalıkların üzerine denizcilere yol gösterebilmek için beyaz mermer bloklar konurmuş. Fener denizden 58 metre yükseklikte, boyu ise 30 metre. Onu diğer fenerlerden ayıran özelliği, vakti zamanında Rum halkının feneri kutsal bir mekân olarak görmesi ve ziyaret etmesiymiş.

KARŞI YAKANIN KARADENİZ`İ
Yine gün ağarmadan yola çıkıyorum ve bugün de Anadolu yakası boyunca Karadeniz`i bulmaya, Poyrazköy`e geliyorum. Adının aksine Poyrazköy`de kuzeyden esen soğuk rüzgârın hırçınlığı hissedilmiyor. Bu yüzden mendireğin içi liman haline getirilmiş; balıkçı teknelerini ve Karadeniz`e girişte, boğazın bitiş noktası kimliğiyle yatları ağırlıyor. İstanbul çevresindeki en temiz deniz suyuna sahip olması sayesinde, koyunda barındırdığı plajları ve sahili Poyrazköy`ü daha da turistik kılıyor. Köy halkının çoğu balıkçılıkla geçiniyor ve sahil boyunca dizilmiş balık lokantalarında taze taze, biraz evvel tutulmuş balıkları yiyebiliyorsunuz. Turistik özelliklerinin yanı sıra Poyrazköy, cumartesi günleri kurulan köy pazarı ile kimliğini yitirmemiş nadir yerlerden.
Poyrazköy`den sonraki durağım Anadolufeneri oluyor. Adını 1834 yılında Kırım Savaşı sırasında gemilerin boğaza girişlerini takip edebilmek amacıyla yaptırılan Anadolu Feneri`nden alan köy, meşe ve kayın ağaçları arasında. Limanındaki balıkçı tekneleri, tek tük dükkânları ile Poyrazköy`den daha küçük ve toplam 500 kişiye yakın nüfusu ile daha az kalabalık. Yon (Hrom) Tepesi`ndeki 20 metrelik boyuyla denizden 75 metre yükseklikteki Anadolu Feneri denizcileri selamlamaya devam ediyor.

İSTANBUL`A YAKIN AMA ÇOK UZAK
Yunanca`da `dağ çiçeği` anlamına gelen, kayalar üzerine kurulu, Karadeniz balıkçı kasabası görünümündeki Şile; yıllar boyunca Lidyalılar, Galatlar ve Romalılar arasında el değiştirmiş, bu yüzden her köşesinde tarihi bir anı yakalamak mümkün. Hikâyelerle çevrilmiş bir köy Şile… Köy pazarlarında en çok rağbet edilen ve herkesin mutlaka gardrobunda bulunan Şile`ye özgü eşya ise yöre kadınları tarafından dokunan Şile bezi.

Akşam saatlerine doğru Şile`nin komşusu Ağva`ya geçiyorum. Yol üzerindeki Kabakoz, Akçakese, Kurtali gibi köyler İstanbul`a, mesafe olarak yakınlığı, yaşam tarzı olarak uzaklığı ve samimiyeti ile beni şaşırtıyor. Latince`de iki dere arasındaki köy anlamına gelen adı ile Ağva; Yeşilçay ve Göksu derelerinin arasında kurulu. Şile gibi, üzerinde birçok uygarlığı barındırmış ve Bizans`ın uç kalelerinden biri olmuş. Göksu deresi etrafına dizili otelleri ve otellerin dereyi sınır tanımaksızın iki yakaya yayılış şekli Ağva`da oldukça dikkat çekici. Minik bir sal ile karşı taraftaki ipi çekerek otel içinde ve dere üzerinde ilerlemek mümkün.

İstanbul, tüm renkleri, aynı anda yaşanabilir mevsimleriyle güzel bir kent. Ve Karadeniz kıyıları; en az İstanbul`un Marmara`sı, Boğaz`ı ya da Haliç`i kadar gösterişli, ilginç manzaralar sunabiliyor, en az onlar kadar tarih kokuyor ve keşfedilmek için yanıbaşımızda bizleri bekliyor.
Ağva
Kusursuz doğa…. Temiz hava… Leziz balıklar… Üstelik ulaşımı da artık çok kolay…
Doğa harikası olan Şile`nin komşusu olan Ağva`da, balığın her çeşidini nefis manzaralar eşliğinde yiyerek, midenize ve gözlerinize bayram ziyafeti çekebilirsiniz.
Batı Karadeniz sahilinde yer alan Ağva, yılın her mevsiminde bir başka güzel. Yaz aylarında buraya gittiğiniz zaman, denizin tadını doyasıya çıkarabilirsiniz.
İstanbul`un diğer kıyılarına göre deniz sıcaklığı bir kaç derece soğuk olduğu için, bir çok İstanbullu burada kendine yazlık evler de yapmış.
Sonbahar aylarında ise, bölgeyi saran ağaçların sararıp kuruyan yaprakları, sağa sola uçuşurken, siz de yolunuza devam edip, keyifli yürüyüşler yapabilirsiniz.
Zamana ve iklime meydana okuyan Karadeniz`in tipik özelliği denize dik inen kayaların, anıtlaşmış olması. Yemyeşil vadilerin, sık bitki dokusunun yanı sıra, fındık ve yaprağını dökmeyen ağaçların da sıkça rastlandığı bölgede, hüzne yer yok…
Burası yeşilin bol olduğu, sessizliği dinleyip, keyifli yemekler yiyebileceğiniz bir çeşit huzur sığınağı.
Nasıl Gidilir ?
Güzergah üzerinde ise, tekrar tekrar gelmenizi sağlayacak keyif ve tad alacağınız güzellikler ve pastoral lezzetler var.
Nasıl gidebileceğinize gelince… İstanbul`dan özel aracınızla yola çıkıyorsanız, 110 kilometre uzaklıkta yer alan Ağva`ya yaklaşık 1,5 saatlik yolunuz var demektir. Şile yolunu uzun zamandır kullanmadıysanız, virajları gözünüzde büyütmeyin.
Son yapılan düzenlemelerle artık otobanı kullanarak, neredeyse Şile`nin içine kadar otobanla gidiyorsunuz.
Şile`den sonra ünlü feneri geçip, Ağva-Kandıra sahil yolunu tercih ederseniz, Karadeniz`e has mimari dokunun gözlendiği ve araları beşer dakika olan birbirinden güzel köyleri görebilirsiniz. Yol üzeri giderken tavukları ve güneş batışında dönen ağır adımlı inekleri görebilmek için, aracınızı durdurabileceğiniz bir hızda seyredin.

